TÜRK EKONOMİSİNDEKİ
SON GELİŞMELER

Konunun Öncesi

Türkiye Cumhuriyeti son yirmi yıldır köklü bir ekonomik değişim sürecinden geçmektedir. İzlenen dışa açık ticaret politikası sayesinde ekonominin birçok sektöründe istikrarlı büyüme kaydedilmiştir. Türk ekonomisi, kimi zaman karşılaşılan güçlüklere   karşın, şu anda gerek yurt içinde gerek global düzeyde meydana gelebilecek arızi sorunlara karşı daha dirençli bir hale gelmiştir.

        Türkiye son olarak Kasım 2000 ve Şubat 2001 yıllarında iki büyük ekonomik bunalım yaşamıştır. Bu bunalımların atlatılarak ekonominin yeniden yapılandırılmasının maliyeti büyük olmuştur. Kamu sektörü net borcunun GSMH’ye olan oranı bir yıl içerisinde neredeyse ikiye katlanmış ve ekonomi İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en zorlu dönemini geçirmiştir.  Ekonomik faaliyetler neredeyse durma noktasına gelmiş, işsizlik artmıştır.

        Bu gelişmeler üzerine, Nisan 2001’de, bankacılık sektörü ve mali piyasaların yeniden düzenlenmesini öngören yeni bir ekonomik reform programı uygulanmaya başlanmıştır. Anılan program şu stratejilere dayanmaktadır:   Sürdürülebilir bir büyümenin sağlanması, makro ekonomik dengelerin tesis edilmesi, yeni istihdam olanaklarının oluşturulması, mali sektörün yeniden düzenlenerek mali disiplinin sağlanması ve  para ve döviz piyasalarına istikrar getirilmesi.

        Reform Süreci

        Son yıllarda kapsamlı bir ekonomik reform ve yeniden yapılanma sürecine giren Türk ekonomisi, tek parti hükümetinin sağladığı güçlü destekle daha fazla ivme ve direnç kazanmıştır.

        Yapısal reform çalışmalarına büyük önem verilmektedir. Bu bağlamda, özelleştirme süreci hızlandırılmış ve mali piyasalardan başlamak üzere, tarım, sosyal güvenlik, enerji ve telekomünikasyon sektörlerinde önemli reformlar gerçekleştirilmiştir. Özellikle kamu maliyesinin idaresi, şeffaflık ve iyi yönetişim gibi konularda alınan önlemlerle, daha çok kamu sektörünün düzene sokulmasına çalışılmıştır.

        Son dönemde makro ekonomik göstergeler olumlu bir seyir izlemektedir. Enflasyonunun tek haneli rakama düşürülmesi, daha büyük ve istikrarlı bir ekonomik büyümenin sağlanması ve yapısal reformların gerçekleştirilmesi gibi programda öngörülen  belli başlı hedeflerin çoğuna büyük ölçüde ulaşılmıştır.

        Türkiye’nin yapısal ekonomik sorunlarını çözmek amacıyla,  mali sektörün yeniden yapılandırılması ve özel sektör öncülüğünde kalkınmanın önündeki engellerin aşılmasına dayanan ekonomi programı kararlı bir şekilde sürdürülmüştür.

        Söz konusu programa bağlı kalınması sayesinde, büyüme yeniden sağlanmış ve Türk ekonomisinin kurumsal altyapısı güçlendirilmiştir. Ekonomiden sorumlu kurum ve kuruluşlar, programın kararlılıkla sürdürülmesinin önemini daha iyi kavramışlardır.

        Ekonomik Büyüme

        Türkiye 400 milyar dolarlık gayri safi milli hasılasıyla dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında yer almaktadır. Türkiye geçtiğimiz  20 çeyrek zarfında istikrarlı bir büyüme kaydetmiştir. 2006 yılında büyüme oranı yüzde 6,1 olarak gerçekleşmiştir.

        Faiz oranları, birçok Avrupa ülkesine kıyasla hala yüksek olmasına karşın,  önemli  ölçüde düşmüştür. Ayrıca, büyüme, mali genişleme ve gevşek para politikası izlemeden ziyade, büyük ölçüde özel sektörün katkısıyla  sağlanmıştır.

        Üretim Kapasitesi

            Özel sektör imalat sanayinde son üç yıldır  gerçekleşen büyüme oranı yüzde 10 civarında olmuştur. Elde edilen bu başarı, Türk ekonomisinde sürdürülebilir kalkınma ve rekabetin sağlanması bakımlarından oldukça özendirici olmuştur. Sanayi malları ile dayanıklı tüketim malları, toplam üretim kapasitesinin artık çok daha büyük bir bölümünü oluşturmaktadır.

Tekstil ve hazır giyim sektörü gayri safi yurt içi hasılanın yaklaşık yüzde 10’unu karşılarken istihdama da yüzde 21 oranında katkı sağlamaktadır.

            Para Politikası         

            Merkez Bankası’nın izlediği para politikası enflasyonun düşürülmesinde önemli rol oynamıştır.  Enflasyonun yüksek bir büyüme oranı yakalanarak düşürülmüş olması ise ayrı bir başarıdır.  İzlenen sıkı ekonomik program sayesinde, 2004 yılında tek haneli rakama düşen enflasyon, 2005 yılında son 37 yılın en düşük düzeyine inmiştir.  2005 yılında tüketici fiyatlarındaki artış yüzde 7,72;  üretici fiyatlarındaki artış ise sadece yüzde 2,66 olarak gerçekleşmiştir. 2006 yılında ise bu oranlar sırasıyla % 9,65 ve % 11,58 olmuştur. Türkiye’nin nihai amacı, bu konuda  Avrupa ortalamasını yakalamaktır.              

            Ekonomide gittikçe artan güvenin bir göstergesi olarak 2005 yılında Türk parasından altı sıfır atılmış ve piyasaya kağıt ve madeni olarak Yeni Türk Lirası sürülmüştür.

            Mali Disiplin     

            Ekonomide yaşanan bu olumlu gelişmelerde, izlenen maliye politikası önemli paya sahiptir. Türkiye son iki yıldır yıllık bütçede öngörülen kıstaslara titizlikle riayet etmektedir.  2005 yılında bütçe açığının GSMH’ya oranı yüzde 3’ün altında olmuştur.  Esasen, IMF ile birlikte hazırlanan sıkı maliye politikası izlenmektedir. Mali disiplin, son iki yıldır ekonomide başarılı sonuçların elde edilmesinde uygulanan başlıca araç olmuştur. Uygulanan sıkı maliye politikasıyla,  net kamu borcunun GSMH’ya oranı 2005 yılında yüzde 57 olmuştur. Bu süreçte, borç stokunun yapısı da değiştirilerek, faiz ve döviz oranlarındaki olası dalgalanmalara karşı daha dirençli hale gelmesi sağlanmıştır.  

Serbest piyasa ekonomilerinde zaman zaman dalgalanma yaşanması doğaldır. Ekonomik program ve mali disiplinden sapma olmaması için gerekli önlemler alınmaktadır. Belli başlı ekonomik dengelerin kontrol altında tutulmasında kararlı davranılmaktadır.   

            Döviz Rezervleri

            Esas itibariyle ithalatın  artmasından kaynaklanan dış ödemeler dengesindeki açığa  karşın, Türkiye’nin uluslararası rezervleri giderek büyümektedir. Portföy ve doğrudan yabancı sermayedeki artış, rezerv pozisyonunun güçlenmesindeki ana unsuru oluşturmaktadır. Bankalarımızın toplam varlıkları 350 milyar Dolar’a ulaşmıştır. Bankacılık sektöründeki yabancı sermaye payı yüzde 20 oranındadır. Buna bağlı olarak, Türkiye’nin uluslararası rezervlerinin giderek büyümüştür.  2007 Şubat ayı itibariyle T.C. Merkez Bankası’nın resmi rezerv değerleri 60 milyar Doları aşmıştır. Bu rakam, bir bakıma Türk ekonomisinin iç ve dış piyasalarda meydana gelebilecek olası dalgalanmalara karşı gücünü göstermektedir.

            Uluslararası  Kuruluşlarla Ekonomik Bütünleşme Girişimleri 

            Türkiye, ekonomik ilişkilerini Balkanlar, Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya’nın dışına taşımaya çalışmaktadır. Türkiye’nin 21. yüzyıla ilişkin vizyonu, bir yandan Avrupa’yla bütünleşmeyi sağlarken, öte yandan da bölgesinin önde gelen ülkesi haline gelmektir. Serbest rekabet, ticarette ayrımcılık yapmama ve her türlü engelin kaldırılmasının uluslararası topluluğun çıkarına olduğuna inanan Türkiye’nin 1980’den beri izlediği ticaret politikası bu ilkeli yaklaşımla uyumlu olmuştur.         

            OECD’nin önde gelen üyelerinden birisi olan Türkiye, aynı zamanda Dünya Ticaret Örgütü’nün kurucu üyeleri arasında yer almaktadır. Türkiye, 1996 yılında AB ile Gümrük Birliği’ne girmiş; çeşitli ülkelerle de serbest ticaret anlaşmaları akdetmiştir (*). Türkiye bugün dış ticaretinin büyük bölümünü AB ve OECD ülkeleriyle yapmaktadır.       

            Gümrük Birliği’nin imzalanmasıyla birlikte, Türkiye koruma oranını düşürmüş ve böylece Türkiye ile AB arasında sanayi malları üzerindeki kısıtlamalar  kaldırılmıştır.   Türkiye üçüncü ülkelerden ithal edilen mallarda ise Ortak Gümrük Tarifesi’ni uygulamaktadır.

  (*) Türkiye, Gümrük Birliği’nden kaynaklanan sorumlulukları ve ticari öncelikleri çerçevesinde bugüne kadar aşağıda kayıtlı 14 ülkeyle hala yürürlükte bulunan serbest ticaret anlaşması (STA) imzalamıştır: EFTA ülkeleri (İsviçre, Norveç, İzlanda), İsrail, Bulgaristan, Romanya, Makedonya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Filistin, Tunus, Fas, Suriye ve Mısır.

            1995-2000 yılları arasında, öncelik  o dönemde AB üyesi olmayan Avrupa ülkelerine verilmiş ve Litvanya, Macaristan, Estonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Polonya, Slovenya ve Letonya ile serbest ticaret anlaşması imzalamıştı. Ancak, anılan ülkelerin Mayıs 2004’te AB üyesi  olmaları üzerine, söz konusu ülkelerle olan serbest ticaret anlaşmaları fesh edilmiştir.        

            Halen  Ürdün, Lübnan, Faeroe Adaları, Arnavutluk, Güney Afrika ve Meksika ile  serbest ticaret anlaşması müzakereleri sürdürülmektedir.

            Avrupa Bütünleşmesi

            Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinin geçmişi 1950’li yıllara uzanmaktadır. AB’ye tam üyelik Türk Dış Politikası’nın ana hedefi olmuş ve bu hedef yıllar geçtikçe daha da perçinlenmiştir. 1999 yılında aday ülke statüsü verilen Türkiye, AB müktesebatına uyum sağlamak amacıyla  kapsamlı bir reform süreci başlatmıştır. Avrupa Komisyonu ve Konsey’in, Türkiye’nin Kopenhag Kriterlerini yeterince karşıladığına karar vermesi üzerine,  3 Ekim 2005 tarihinde Türkiye ile katılım müzakerelerine başlanmıştır.  Katılım müzakerelerinin başlamış olması Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcını temsil etmektedir. Türkiye artık katılımcı ülke olarak addedilmektedir.   

            Bununla birlikte, Türkiye ile AB arasındaki ekonomik bütünleşme, Gümrük Birliği sayesinde çok daha önceleri (Gümrük Birliği yaklaşık on yıldır uygulanmaktadır) sağlanmıştır. Türkiye’nin bir başka özelliği de, katılım öncesinde AB ile Gümrük Birliği sağlayan yegane ülke olmuş olmasıdır. Türkiye’ye gelen yabancı sermaye içerisinde en büyük  paya sahip olan AB, aynı zamanda başlıca ticaret ortağımızdır.  

            Türk ekonomisindeki önemli yapısal reformlarla birlikte sağlanacak gelişmenin, katılım sürecinde  Türkiye’ye  daha fazla yabancı yatırımcıyı çekmesi ve bunun da Türkiye ile AB arasındaki ekonomik ilişkilere olumlu yansıması beklenmektedir.  

AB tarafından 2005 Kasım ayında yayımlanan İlerleme Raporu’nda, ekonomik kriterlere ilişkin olarak, Türkiye’nin son zamanlardaki istikrar ve reform alanlarındaki başarılarını sürdürdüğü müddetçe işleyen bir piyasa ekonomisi olarak kabul edilebileceği; ayrıca,  Türkiye’nin istikrar politikasını güçlü bir şekilde sürdürdüğü ve yapısal reformlara doğru kararlı ilave adımlar attığı takdirde, orta vadede, Birlik içindeki piyasa güçleri ve rekabet baskısıyla başa çıkabileceği kaydedilmiştir.

            Sonuçta, Türkiye’nin AB’ye ekonomik katkısı sadece kendi ekonomik potansiyeli ile sınırlı kalmayacak, aynı zamanda içerisinde yer aldığı stratejik coğrafyaya da uzanacaktır.  Türkiye, Doğu’yu Avrupa’ya bağlayan önemli enerji, ulaştırma ve komünikasyon ağı üzerinde yer almaktadır. Bölgesel ticarette lider ülke olmayı amaçlayan Türkiye, Orta Asya, Karadeniz Ekonomik İşbirliği ve Ekonomik İşbirliği Teşkilatı ülkeleriyle yoğun ticari ilişkiler geliştirmiştir. Türkiye, böylece, AB’nin anılan ülke pazarlarına açılmasına ve Avrupa ekonomisi için büyük önem taşıyan hammadde ve diğer girdilerin sağlanmasına katkıda bulunabilecektir.   

Dış Ticaret

            Türkiye, küreselleşme olgusunun da etkisiyle, 1980 yılından beri dışa dönük kalkınma ve ihracata dayalı büyüme stratejisi izlemektedir. Uygulanan kapsamlı ve yapısal değişim programı kapsamında, diğer hususların yanı sıra, ithalata yönelik kısıtlamalar kaldırılmış, koruma uygulamaları en aza indirilmiş  ve döviz transferi serbest bırakılmıştır. İthal ikamesine dayalı politikanın sona erdirilmesiyle  birlikte, Türkiye’nin dış ticaretinde önemli ilerleme kaydedilmiştir.    

           Tam anlamıyla serbest pazar ekonomisini benimsemeye çalışan Türkiye, Uzak Doğu’dan Latin Amerika’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada yeni pazar arayışlarını sürdürmektedir.

            Son yirmi yıldır yürütülen ekonomik reformların sonucunda dış ticaretin hem hacmi hem de yapısı değişmiştir. Bu dönemde, Türkiye’nin ihracat hacmi 22 kat artmıştır.  1980’de ihracatımız sadece 2.9 milyar Dolar düzeyindeydi.

            Açıklanan 2006 yılı verilerine bakıldığında, Türkiye'nin ihracatının 2005 yılına göre yüzde 15,9 artarak 86 milyar dolar; ithalatının da yüzde 17,3 artarak 137 milyar dolar olarak gerçekleştiği, böylece dış ticaret hacminin 223 milyar dolara  çıktığı görülmektedir.  

             Öte yandan, Türk ihraç malları 1980’li yıllarda çoğunlukla tarım ürünlerinden oluşurken, işlenmiş  mallar artık ihracatın yüzde 90’ını teşkil etmektedir. Bu durum, Türk ekonomisindeki yapısal değişimi de açıkça göstermektedir. Tekstil ürünleri hala başlıca ihraç kalemini oluşturmakla birlikte, son yıllarda buna demir-çelik, çam ve seramik eşyaları, deri ve deri ürünleri, dayanıklı ev aletleri ve taşıt ve  taşıt yedek parçaları eklenmiştir.

                Diğer taraftan, Türkiye’nin ithalat politikasının ana ilkeleri olarak, GATT 94 kuralları uyarınca bürokratik işlemlerin azaltılmasını ve ham madde ve yarı işlenmiş mamullerin uygun fiyatlardan ve belirli kalite standartlarına göre tedarikinin sağlanmasını saymak olanaklıdır.  

            Doğrudan Yabancı Yatırımlar 

            Türkiye merkez alınıp belirlenecek noktadan dört saatlik uçuş mesafesini kapsayacak bir daire çizildiği takdirde, bu dairede yer alan ülkelerin dünyadaki toplam GSMH’nın dörtte birini ürettikleri ve yine dünya nüfusunun dörtte birine sahip oldukları görülecektir.  Böylesine büyük bir pazara ulaşım kolaylığı, Türkiye’yi  yabancı yatırımcılar için oldukça cazip kılmaktadır.

            Dünyadaki siyasi ve ekonomik yeniden yapılanmalara koşut olarak devam eden özelleştirme programı ve büyük enerji ve altyapı yatırımları son yıllarda Türkiye’ye yabancı yatırımcılar için daha da çekici hale getirmiştir. Türkiye, esasen, dinamik ekonomisi, büyük iç pazarı, rekabete açık endüstrisi ve kalifiye iş gücüyle yabancı yatırımcılara eşsiz olanaklar sunmaktadır.

            Bu çerçevede hazırlanan yeni bir “Yabancı Yatırım Yasası” TBMM tarafından 5 Haziran 2003 tarihinde kabul edilmiştir. Anılan yasa yabancı yatırımcılara eşit haklar sağlamakta ve  bir yabancı yatırımcının sahip olması gereken en az sermaye miktarını,  alması gereken özel izinleri ve yabancı gerçek ve hükmi şahısların Türkiye’de gayrimenkul edinmelerinin önündeki engelleri ortadan kaldırmaktadır. Örneğin, Türkiye’de bir firma açılmasına ilişkin işlemler artık bir günde tamamlanabilmektedir. Bu önlemler sayesinde  Türkiye’ye giren yabancı sermaye miktarında önemli artış kaydedilmiştir. Söz gelimi, 1993 ila 2002 yılları arasında Türkiye’ye giren yabancı sermaye miktarı yıllık ortalama 1 milyar Dolar idi. Türkiye’nin dış ticaretiyle veya GSMH’sıyla kıyaslandığında bu oldukça düşük bir miktara karşılık gelmekteydi. 2003’te bu rakam 1,7 milyar Dolara çıkmış; 2004’te de 2,6 milyar Dolar olarak gerçekleşmiştir. 2005 yılında Türkiye’ye giren doğrudan yabancı yatırım miktarı rekor düzeydeki artışla 9.7 milyar ABD Dolarına çıkmıştır. 2006 yılı sonunda ülkemize, özelleştirme çalışmalarıyla birlikte, 20 milyar ABD Dolarlık doğrudan yabancı sermaye girişi gerçekleşmiştir.  

         1980’den sonra başlatılan serbest ticaret ve yatırım politikalarının parçası olarak, 1985 yılında, serbest bölgelerin kurulmasının çerçevesini oluşturan ve böylece sermaye akışını ve ihracata dönük yatırımın hızlanmasını özendiren “Serbest Bölgeler Kanunu”  TBMM tarafından kabul edilmiştir. Şu anda tüm Türkiye’de 20 serbest bölge faaliyet göstermektedir.  Türkiye’deki serbest bölgelerden yapılan transferler üzerinde hiç bir kısıtlama bulunmamaktadır. Buralarda iş yapan girişimciler, gelir, kurumlar ve katma değer  dahil her türlü vergiden muaf tutulmakta ve gelirlerini diledikleri ülkeye serbestçe  transfer edebilmektedirler.       

            İngiliz “Vodafone” firmasının, 2005 Aralık ayında 4.55 milyar ABD Doları bedelle Türkiye’nin ikinci büyük cep telefonu olan TELSİM’i satın alması, ülkemize gelen yabancı yatırımlara yeni bir ivme kazandırmıştır.        

2006 yılında bankacılık sektöründe, Denizbank ve Finansbank hisselerinin (sırasıyla Belçika merkezli Dexia ve Yunan Milli Bankası anılan bankalarımızın çoğunluk hislerini satın almıştır) yabancılara devrine ilişkin 5,1 milyar dolarlık hisse alım sözleşmeleri imzalanmış olması, yabancıların Türk bankacılık sistemine ilgilerinin sürdüğünü göstermiştir. Bu sektörde halihazırda faaliyet gösteren yabancı bankalar arasında Unicredito, Fortis, BNP Paribas ve General Electric yer almaktadır. Son olarak, 2006 Ekim ayında  Citibank, 3.1 milyar Dolar karşılığında Akbank’ın  hisselerinin yüzde 20’sini satın almıştır.

Yurt Dışındaki Türk Yatırımları

            Türk işadamları da yatırımlarını sürekli olarak komşu ülkelere ve yakın bölge ülkelerine doğru genişletmekte, son derece güç koşullarda bile Afganistan ve Irak gibi ülkelerle ticaret yapmada tereddüt etmemektedirler. İşadamlarımızın birçok Arap ülkesindeki ortaklarıyla kurmuş oldukları geleneksel ve güçlü bağlar Türkiye’nin Orta Doğu pazarına açılmasını kolaylaştırmıştır. Özellikle Türk inşaat şirketleri şimdiye kadar dört kıtada 67 ülkede uluslararası standartlarda üç binden fazla projeyi başarıyla tamamlamışlardır. Üçte biri Orta Doğu bölgesinde olmak üzere toplam iş hacimleri 2006 itibariyle 78 milyar Dolara ulaşmıştır.

           Özelleştirme     

            Türkiye’deki özelleştirme çalışmalarının son dönemde ivme kazandığı görülmektedir. Özelleştirilecek devlet kuruluşları arasında  TEKEL İşletmeleri, Türkiye Elektrik Kurumu, Türk Hava Yolları, demir-çelik fabrikaları yer almaktadır. Bunlara ilişkin süreç devam etmektedir.    

            Türkiye’deki özelleştirme girişimleri sadece devletin ekonomik faaliyetlere müdahalesini azaltarak kamu iktisadi kuruluşlarının devlet bütçesi üzerindeki mali yükünü hafifletmeyi değil, aynı zamanda sermaye piyasasının gelişmesini ve kaynakların yeni yatırımlara aktarılmasını amaçlamaktadır.

             Son olarak, 2005 Kasım ayında Türk Telekom’un yüzde 55 oranındaki kamu hissesinin 6,55 milyar dolar karşılığında “Oger Telecom”a  satış işlemleri tamamlanmıştır. Buna ilaveten, Tüpraş’tan sonra en büyük ikinci halka arzı gerçekleştiren Vakıfbank, rekor miktarda talep toplayarak, hisselerinin yüzde 25.18’i karşılığında, 1.27 milyar dolar gelir elde etmiştir. Anılan meblağın 930 milyon dolarlık bölümü yabancı yatırımcılardan sağlanmıştır.  

        Türkiye’deki Altyapı Projeleri 

            Türkiye’nin en büyük altyapı projesi Güneydoğu Anadolu Projesi’dir (GAP). Söz konusu projenin temel amaçları,  bölge halkının yaşam standardını ve gelir düzeyini iyileştirmek, kırsal alandaki verimlilik ile istihdamı artırmak  ve böylece bölgesel kalkınmışlık düzeyindeki farklılıkları gidererek sosyal istikrara ve ekonomik gelişmeye katkıda bulunmaktır. GAP, Fırat ve Dicle Havzaları ile Yukarı Mezopotamya’daki dokuz ili (Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa ve Şırnak) kapsamaktadır. 22 baraj, 19 hidroelektrik santrali ve birçok sulama kanalının yapımının planlandığı proje tamamlandığında, Türkiye’nin su potansiyelinin % 28’inin düzenlenmesi, 27 milyar kilovat saat elektrik enerjisi üretilmesi ve 17 bin kilometrekarelik bir alanın sulanarak Türkiye’deki ekilebilir arazi miktarının yüzde 50 oranında artması olanaklı hale gelecektir.  GAP dünyadaki dokuz büyük çaplı proje arasında sayılmaktadır. GAP sayesinde tarım ve sanayide elde edilecek yüksek potansiyelin bölgenin düzeyini beş kat artırması ve bölgede 3.5 milyon kişiye iş olanağı sağlaması beklenmektedir.

            Güneydoğu Anadolu Projesi’nin yüzde 54’lük bölümü tamamlanmıştır.               

            Türkiye’nin Enerji Stratejisi

Türkiye, zengin doğal kaynaklara sahip Hazar Havzası, Orta Doğu ve dünya pazarları arasında doğal bir enerji köprüsü işlevi görmektedir. Bölgedeki en büyük yatırımcı ülkelerden biri olan ve bölge ülkeleriyle yakın tarihi, kültürel ve ekonomik ilişkileri bulunan Türkiye, ticari çıkarlarının ötesinde, bu ülkelerin sosyal ve ekonomik kalkınmalarına destek olmanın verdiği sorumlulukla hareket etmektedir.

             Bu mülahazalarla Kafkasya ve Orta Asya’daki enerji kaynaklarının güvenli ve alternatif yollardan batı pazarlarına sevk edilmesini amaçlayan Doğu-Batı Enerji Koridoru Projesi hazırlanmıştır. Doğu-Batı Enerji Koridoru Projesi, Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) ham petrol boru hattı, Güney Kafkasya doğalgaz boru hattı (Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz boru hattı) ve Türkmenistan-Türkiye-Avrupa doğalgaz   boru hattı projelerinden oluşmaktadır.  

Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı projesi tamamlanmıştır. Günlük 1 milyon varil taşıma kapasiteli söz konusu boru hattının Hazar bölgesi petrol kaynaklarının ana ihraç güzergahı olması beklenmektedir.  İlk tanker 28 Mayıs 2006 tarihinde Ceyhan Terminali’nde yüklenmiştir. Anılan boru hattı Kazakistan’a da uzatılacaktır.

Doğu-Batı enerji koridorunun önemli bir parçasını oluşturan bir diğer proje de, Şah Denizi yatağındaki Azeri doğalgazının  Türkiye’ye nakledilmesini öngören Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz boru hattının yapımıdır.  Bu proje,   Türkmen gazını batı pazarlarına taşıyacak Trans-Kafkasya doğalgaz boru hattının birinci ayağını teşkil edecektir. Bu ağın Avrupa bağlantısı için de bazı somut adımlar atılmıştır. Türkiye-Yunanistan Doğalgaz Projesi de Türkiye-Yunanistan-İtalya Doğalgaz Projesine dönüşmüş bulunmaktadır.   Her iki projenin 2007 Temmuz ayına kadar tamamlanması beklenmektedir. 

            Doğalgazın Orta Avrupa pazarlarına naklini sağlamak için, Türkiye’den çıkıp Bulgaristan, Romanya ve Macaristan üzerinden Avusturya’ya uzanan Nabucco Boruhattı Projesinin gerçekleştirilmesini sağlayacak çalışmalar sürdürülmektedir. Anılan projelerin gerçekleştirilmesi Türkiye’nin, AB’nin önümüzdeki yıllardaki doğalgaz gereksiniminin dördüncü ayağı haline gelmesine yardımcı olacaktır.

            Türkiye, Doğu-Batı Enerji Koridoru’nun yanı sıra,  kuzey-güney eksenine de büyük önem vermekte ve bu güzergahta da transit ülke rolünü oynamak istemektedir.  BTC, Irak-Türkiye petrol boru hattı ve Samsun-Ceyhan  by-pass boru hattının kapasitelerinin yanı sıra, Türk boğazlarından geçirilecek petrol göz önünde bulundurulduğunda,  önümüzdeki yıllarda dünyadaki petrol arzının yüzde 6 ila 7’lik bölümünün  Türkiye’den transit geçeceği hesap edilmektedir.   Ayrıca, Ceyhan, ileride inşa edilecek petrol rafinerisi ve LNG terminaliyle, bölgenin “enerji musluğu” haline gelecektir. Türkiye, bundan sonraki aşamada enerjinin ticaretini yapan bir ülke konumuna gelmeyi hedeflemektedir.  

            İnsan Kaynakları

            Türkiye’nin sahip olduğu en büyük güç,  genç ve yetişmiş insan kaynaklarına sahip olmasıdır. Türkiye,  yüksek öğrenim için başta ABD olmak üzere deniz aşırı ülkelere öğrenci gönderen önde gelen ülkeler arasında yer almaktadır. Bu alanda dünyada beşinci sırada gelmektedir. Söz konusu uygulamanın, sadece Türkiye’nin değil tüm bölgenin insan kapasitesinin artmasına büyük ölçüde katkıda bulunması beklenmektedir. 2006 yılı rakamlarıyla 5500 Doları bulan  kişi başına düşen geliri ve 72 milyon insanıyla Türkiye herhangi bir çokuluslu şirket için oldukça büyük bir pazardır. Satın alma gücü paritesine göre hesaplandığında ise, kişi başına düşen milli gelir 8000 Doları aşmaktadır.

            Geleceğe Bakış    

            Türkiye’nin son dönemdeki performansına bakıldığında, kamu sektöründe gerekli düzenlemeler  yapıldığı takdirde, özel sektörün, mevcut kapasitesiyle  hem Türkiye’de hem de dünya çapında öncü rol oynamaya hazır olduğunu  göstermektedir.  Son dönemde gerçekleştirdiği üstün  makro-ekonomik performans, Türkiye’nin bölgedeki dinamizmini ve Türk ekonomisindeki yükselen ivmeyi yansıtmaktadır. Türkiye, böylece, makro ekonomik politikalardaki  güven, uyum ve devamlılığın, beklenen ekonomik sonuçlara ulaşmak için elzem olduğunu kanıtlamıştır.     

            Türkiye, göreceli olarak kısa bir zamanda ekonomide önemli sonuçlar elde edebilmiştir. Bu başarının arkasında “güven” ve “istikrar” yatmaktadır.

            Sonuç olarak, şeffaflık ve programa sadık kalma Türkiye’ye sadece iç pazarda değil yabancı iş çevreleri nezdinde de itibar kazandırmıştır. Türkiye’nin dış dünyaya iletisi çok açıktır: Ekonomide uyum politikalarının ve yapısal önlemlerin kararlılıkla uygulanması, sorunları aşmada ve sosyal getirisi olan yeni bir refah döneminin başlamasında izlenecek en iyi yoldur.   

Son güncelleme: Mayıs 2007

 End