Nisan 2008

 

ERMENİ SORUNU

 

 

Ülkemizin 1915 Olaylarına İlişkin Tutumu

 

·        Ülkemiz çok uzun zamandır Ermeni çevreleri tarafından asılsız iddialarının tanınması amacıyla yürütülen sistemli bir karalama kampanyası ile karşı karşıyadır.

 

·        Ermeni çevreleri 1915 olaylarına ilişkin asılsız iddialarının kitaplarda yer alması ve Ermeni görüşlerini destekleyen yazarların makalelerinin tirajı yüksek gazete ve dergilerde yayınlanması için her türlü çabayı sarf etmektedirler.

 

·        Ermeni lobi kuruluşları iddialarına kamuoyu desteği sağlamak amacıyla çok fazla sayıda toplantı, konferans ve sempozyumlar düzenlemektedirler. Ayrıca, iddialarını destekleyici belgesel filmler çekmekte ve bu filmlerin mümkün olduğu kadar çok televizyon kanalında yayınlaması için çaba harcamaktadır.

 

·        Özellikle Batı ülkelerinin kamuoyları bu tür filmler, kitaplar ve makalelerden etkilenmekte ve çeşitli ülkelerin parlamentoları Ermeni iddialarının “inkar edilemez bir tarihi gerçek” olarak tanınması için yoğun bir baskı altında bırakılmaktadır.

 

·        Son dönemde, Ermeni çevrelerinin asılsız iddialarının çeşitli ülkelerin ulusal ve yerel parlamentoları tarafından tanınmasını sağlamak amacıyla yürüttükleri faaliyetleri önemli ölçüde artırdıkları gözlemlenmektedir.

 

·        Türkiye, öteden beri tarihin tartışmalı dönemleri hakkında ulusal Parlamentolar ve yetkisiz kurumlar tarafından yargıda bulunulamayacağını, tarihin tarihçiler tarafından değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.

 

·        Zira, hafıza ve tarihi gerçekler çoğu zaman birbirleriyle örtüşmez. Bir toplumun belirli bir olayla ilgili hafızasını diğer bir toplumun aynen benimsemesini istemek hem yanlıştır hem de haksızlıktır. Türklerin ve Ermenilerin ortak tarihlerinin bir dönemini ilgilendiren 1915’de yaşanan acı olaylar konusunda da durum budur.

 

·        Ülkemiz Birinci Dünya Savaşı şartları altında yaşanmış ve Türk ve Ermeni halklarının ortak tarihlerini ilgilendiren dönemin tarihçiler ve uzmanlar tarafından araştırılmasını teşvik etmektedir. Tezimizi desteklesin veya desteklemesin, konuya ilişkin yayınlar Türkiye’de okuyucuya sunulmakta, kitapçılarda ve kütüphanelerde bulunmaktadır.

 

·        Türkiye tarihiyle yüzleşmekten çekinmemektedir. Türkiye ile Ermenistan’ın ortak tarihini ilgilendiren bu dönemin tarihçilerce incelenebilmesi için 10 Nisan 2005 tarihinde Sayın Başbakanımız tarafından Ermenistan Cumhurbaşkanı Koçaryan’a bir mektup gönderilmiştir. Sözkonusu mektupta, iki ülke tarihçilerinin biraraya gelmeleri, bu tarihçilerden kurulacak bir ortak komisyonun sözkonusu dönemi öncesi ve sonrasıyla Türk, Ermeni ve ilgili üçüncü ülkelerin arşivlerini ele alarak incelemeleri ve bulgularını bütün dünyaya açıklamaları teklifinde bulunulmuştur.

 

·        Türkiye Büyük Millet Meclisi de 13 Nisan 2005 tarihinde yayınladığı bir bildiriyle yapılan bu tarihi teklifi oybirliğiyle desteklediğini ilan etmiştir.

 

·        Türklerin ve Ermenilerin 1915 olaylarına ilişkin görüş ayrılıklarını samimi ve açık bir diyalog yoluyla ortadan kaldırmayı amaçlayan Ortak Tarih Komisyonu teklifimiz halen geçerlidir. Bu teklifin Ermenistan tarafından kabulü, iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi yönünde de bir ilerleme sağlayabilecektir. 

 

·        Ayrıca, sözkonusu döneme ilişkin birincil kaynakları oluşturan Osmanlı arşivleri, askeri arşivler de dahil olmak üzere bütün araştırmacıların hizmetine sunulmuştur. Osmanlı arşivlerine internet üzerinden ulaşım imkanı da mevcuttur.

 

·        Öte yandan, Türk- Ermeni ilişkilerinin ve 1915 olaylarının bütüncül ve nesnel bir analizinin yapılabilmesi için Ermeni arşivleri de araştırmacıların hizmetine sunulmalıdır. Zira, Erivan’daki Ermeni Devlet Arşivi’nin ve ASALA terör örgütüne ait arşivlerin, Boston’daki Taşnak ve Ermeni Cumhuriyeti Heyeti Arşivleri ve Kudüs’teki Ermeni Patrikhanesi kapalıdır. 

 

 

Konunun Tarihi Boyutu

 

·        1915’te Türkler ve Ermeniler arasında gerçekten ne yaşandığının tam olarak anlaşılabilmesi için, 1915’ten önceki gelişmelerin incelemesi gereklidir.

 

·        Türkler ile Ermeniler sekiz yüzyıldan daha uzun süre Anadolu’da barış içinde yaşamışlardır.

 

·        Ermeni toplumu, Osmanlı İmparatorluğu’nun ayrıcalıklı tebası olarak Osmanlı topraklarının her yerine dağılmıştı. Ermeniler, Bakan, general, büyükelçi, vali, ticari temsilci ve bu gibi diğer bazı görevlerde Osmanlı Devleti’ne hizmet etmişlerdir. Örnek vermek gerekirse,  Ermenilere karşı hiçbir biçimde ayrımcılık yapılmamıştır.

 

* 29 Ermeni üst düzey hükümet rütbesi olan “paşa” sıfatını almıştır.

* 22 Ermeni, Hariciye, Maliye, Ticaret ve Posta Nazırlığı dahil olmak üzere Bakan olarak görevlendirilmiştir.

* İttihat Terakki hükümetinde Gabriel Noradunkyan ve Bedros Hallacyan gibi  Ermeni nazırlar görev yapmıştır.

* Çok sayıda Ermeni tarım, nüfus ve ekonomik kalkınma konularıyla ilgilenen devlet dairelerinin başkanlığını yürütmüştür. 

* 1876 sonrası Osmanlı Meclis-Mebusan’ında 33 Ermeni milletvekili yer almıştır.

* Hariciye Nezareti’nde 7 Ermeni Büyükelçi, 11 Başkonsolos ve Konsolos görev yapmıştır.

* Akademik dünyada 11 Ermeni kökenli profesör ders vermiştir.

 

 

·        19. yüzyılın sonuna doğru, zamanın Büyük Güçleri, Ermenileri Osmanlı Devleti’ne karşı kendi çıkarları için kullanabilecekleri önemli bir araç olarak görmeye başlamışlar ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğu vilayetlerinde bağımsız bir devlet kurma vaadiyle kışkırtmışlardır.

 

·        Fransız Devrimi’nin getirdiği yeni kavramlar ve Balkanlarda bağımsızlık yolunda yaşanan gelişmeler de Ermenilerin bu yöndeki çabalarını körüklemiştir.

 

·        1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra düzenlenen Berlin Konferansı’yla Ermeniler siyasi açıdan büyük kazanımlar elde etmişlerdir. Konferans’ta kabul edilen 61. madde ile (Osmanlı İmparatorluğu “Doğu Anadolu’da ıslahat yapacak, asayişi sağlayacak ve bu konularda aldığı tedbirleri ilgili devletlere bildirecekti. İlgili devletler de tedbirlerin icrasına nezaret edeceklerdi.”) “Ermeni Meselesi” uluslararası siyasi sistemin gündemine girmiştir. 

 

·        Bu süreçle birlikte, 1880’den itibaren çeşitli Ermeni çeteleri kurulmaya başlanmıştır. 1887’de Cenevre’de Hınçak, 1890’da ise Tiflis’te Taşnak komiteleri ortaya çıkmıştır. Her iki komitenin de ortak hedefi Osmanlı topraklarında Ermenilerin yaşadığı bölgeleri içeren, siyasi ve etnik yönlerden saf bir Ermeni devleti kurulması olmuştur.

 

·         Daha sonra Osmanlı sınırları içinde de örgütlenen bu komitelerin kışkırtmaları ve dış yardımların desteğiyle 1890-1914 yılları arasında Doğu Anadolu’dan Akdeniz’e, Orta Anadolu’dan İstanbul’a kadar uzanan bölgelerde 40’tan fazla isyan çıkmış, terör olayı gerçekleşmiştir.

 

·        Bunların en önemlileri olarak; 1883-1890 Musa Bey Olayı, 1890 Erzurum Olayı, 1890 Kumkapı Olayı, 1890 Birinci Sasun İsyanı, 1893 Merzifon, Yozgat, Tokat Olayları, 1895 Bab-ı Ali Gösterisi, 1895 Zeytun İsyanı, 1896 Van İsyanı, 1896 Osmanlı Bankası Baskını, 1904 İkinci Sasun İsyanı, 1905 II. Abdülhamit’e karşı suikast girişimi, 1909 Adana İsyanı sayılabilir.

 

·        Öte yandan, meydana gelen olayları bahane eden büyük devletler bir taraftan Ermeniler lehine ıslahat yapılması için Osmanlı devletine baskı yaparken, diğer taraftan Ermeni milliyetçilerini isyana teşvik etmişlerdir.

 

·        Berlin Antlaşması’ndan 1915 yılına kadar geçen 37 yıl içinde meydana gelen olaylarda ve Ermenilerin tehcir edilmesinde dönemin büyük devletlerinin politikalarının önemli rol oynadığını vurgulamak gerekir.

 

·        Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve Osmanlı Devleti’nin İtilaf Devletlerine karşı savaşa girmesi Ermeni milliyetçileri tarafından amaçları olan bağımsız Ermenistan’ın kurulabilmesi için büyük bir fırsat olarak görülmüştür.

 

·        Birinci Dünya Savaşı sırasında ayaklanarak işgalci Rus Ordusu ve diğer yabancı kuvvetlerle işbirliği yapan Ermeniler, Türklere ve diğer Müslümanlara yönelik katliamlar yapmışlar, Rus işgalini kolaylaştırmak için Osmanlı askerlerine saldırıp, ikmal yollarını kesmişlerdir.

 

·        Osmanlı Hükümeti, Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında bazı uyarılar ve idari tedbirlerle olayları önlemeye çalışmıştır. Ermenilerin terör olayları, isyanlar ve düşmanla işbirliği gibi faaliyetlerine paralel olarak alınan tedbirler giderek artırılmıştır.

 

·        Dolayısıyla, Osmanlı Hükümetinin aldığı tedbirlere bakıldığında önceden planlı ve siyasi amaçla olmadığı, aksine bunların gelişen olaylara bağlı olarak askeri kaygılar ve güvenlik gibi nedenlerle alındığı görülmektedir.

·        Osmanlı ordularının Doğu Anadolu’da Rusya karşısında yenilmesinden sonra Çanakkale Savaşları ile İstanbul’un tehlike altına girdiği bir dönemde Zeytun, Bitlis, Muş ve Erzurum’un ardından Van’da da isyanın patlak vermesi ile Türklere yönelik katliamların artması üzerine Osmanlı Hükümeti 24 Nisan 1915 tarihli genelgeyi yayınlamıştır.

 

·        Vilayetlere ve mutasarrıflıklara gönderilen bu genelge ile Ermeni komitelerinin kapatılması, belgelerine el konulması, liderlerinin tutuklanması, bunlardan bulundukları yerlerde kalmaları ve sakıncalı görülenlerin uygun yerlerde toplanması istenmiştir.

 

·        Hükümet  24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni komitelerini kapatmış, 235 kişiyi devlet aleyhine faaliyette bulunmaktan  tutuklamıştır. Ermeni çevrelerinin her yıl “sözde Ermeni soykırımı”nın  yıldönümü diye andıkları 24 Nisan, bu komitecilerin tutuklandığı tarihtir.

 

·        Zeytun, Maraş, Van, Erzurum, Bitlis, Muş ve Sasun isyanlarının büyük boyutlara ulaşması üzerine, Osmanlı Hükümeti, büyük iç ve dış tehdit karşısında, 27 Mayıs 1915 tarihinde aynı durumdaki herhangi bir ülkenin tereddüt etmeden alacağı bir savunma tedbirine başvurmuş, savaş bölgelerinde yaşayan Ermenilerin güneydeki Osmanlı topraklarına sevk edilmelerini öngören bir yasa kabul etmiştir.

 

·        Burada önemli olan, Ermenilerin ülke sınırları dışına sevkedilmelerinin öngörülmemesi, İmparatorluğun savaş alanı dışında bulunan bölgelerine doğru yer değiştirmeye tabi tutulmalarıdır.

 

·        Sevk işlemi, gerekli hazırlıkların yapılmasından sonra başlamıştır. Bu arada, savaşın dışındaki ve sorunsuz bölgelerde yaşayan Ermeniler bu uygulamanın dışında tutulmuştur. Böylelikle, İstanbul, Edirne, Kütahya, Aydın ve İzmir’de yaşayan Ermeniler bu karardan etkilenmemişlerdir.

 

·        Ermenilerin sevki sırasında Osmanlı ordusunda silah altında bulunan çok sayıda Ermeni asker sevk edilmeyerek geri hizmete alınmış, 24 Temmuz 1917 tarihi itibariyle bunlardan 522’si, hala ordu komutanlarının tercümanlığında ve pek çoğu da kritik addedilecek bölüklerde görevde tutulmuştur. 

 

·        Osmanlı Hükümetinin aldığı karar herhangi bir ideolojinin uzantısı değil, sadece savaş koşullarının ve bu koşullarda bazı Ermeni gruplarının gerçekleştirdikleri silahlı saldırıların bir sonucudur.

 

·        Yasada, sevke tabi Ermenilerin güvenliğini sağlayacak her türlü önlem öngörülmüştür. Osmanlı Hükümeti, yerel makamlara, Ermenilerin yeniden yerleşmelerinin düzenli şekilde gerçekleştirilmesini sağlayacak önlemlerin alınması yönünde talimat vermiş, verilen talimata uymayan kişiler hakkında soruşturma yapılması ve yapılacak soruşturma sonucuna göre, suçlu bulunan ve görevlerini kötüye kullananların Divan-ı Harbe sevkedilmelerini emretmiştir.

 

·        Osmanlı Devleti’nde “Divan-ı Harbi Örfi Mahkemeleri” olarak bilinen bu mahkemelerde yargılanmak üzere 1916 yılında 1673 kişi tutuklanmış, 67 kişi idam cezasına çarptırılmıştır. Yani suçlular devlet tarafından cezalandırılmıştır. Bu yargılamalara ilişkin belgeler Osmanlı arşivlerinde mevcuttur.

 

·        1915 ve 1916 yıllarında yapılan bu yargılamalar, İtilaf Devletlerinin baskısı altında yapılan ve sevk ve iskandan sorumlu Osmanlı devlet adamlarının idama mahkum edildiği 1919 yılı mahkemelerinden tamamen ayrı tutulmalıdır. 1915-1916 yargılamalarının ardındaki temel saik, Osmanlı Devletinin sevk edilen Ermeni vatandaşlarını her türlü zulüm ve saldırıdan koruma isteğidir. 

 

·        Yer değiştirme sırasında, devlet otoritesinin güçlü olduğu bölgelerde Ermeni kafilelerine yapılan saldırılar oldukça sınırlı kalmıştır. Savaş zamanında yiyecek ve diğer ihtiyaç malzemelerinin yetersiz olması, ağır iklim koşulları ve tifüs gibi salgın hastalıkların başlaması bazı bölgelerde can kaybının yüksek olmasına yol açmıştır.

 

·        Esasen, bu zaman dilimi bütün Anadolu insanının aynı kaderi paylaştığı dönemdir. Ermeni Meselesi hakkında tarihin sessiz tanıkları olan arşiv belgelerine bakıldığında sadece Ermenilerin değil Türklerin de büyük acılar çektiği görülmektedir. Nitekim Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan Ermeniler Tarafından Türklere Yapılan Katliam Belgeleri adlı iki ciltlik kitapta 1914-1922 yılları arasında Ermeni komitelerinin 523.955 Türk’ü öldürdükleri belgelerle ortaya konulmaktadır. 

 

·        Ermenilerin sevk ve iskanı sırasında alınan tedbirler ve yargılamalar incelendiğinde, Osmanlı merkezi yönetiminin Ermenilerin can ve mal güvenliklerinin sağlanması konusunda tedbirler aldığını, taşrada kanun dışı davranan ve yetkilerini kötüye kullanan devlet görevlileri ile çetecilik yapanların cezalandırıldığı görülmektedir. 

 

·        Bu noktada, birçok soru sorulabilir: Ermenileri yok etmek isteyen ve katliam yapmak amacında olan bir devlet, Ermeni kafilelerine kötü muamele edenleri ve görevlilerini yargılar ve cezalandırır mı? Gizli amaçları olan bir devlet, tehcir sürecinde Ermeni grupların güven içinde nakillerini sağlayacak özel bir kanun çıkarır mı? Bu sorulara verilecek cevaplar Osmanlı Hükümeti’nin Ermenileri “yoketme” yönünde bir niyeti olmadığını ortaya koymaktadır.

 

·        Son dönemde Ermeni propagandası 1915 olaylarını Holokost ile özdeşleştirme gayretleri çerçevesinde, 1908’de iktidara gelen İttihat ve Terakki Partisi’ni, Sosyal Darwinci bir yaklaşımdan hareketle baskıcı bir Türkleştirme politikası uygulamak ve bunun bir ayağı olarak “Ermeni soykırımını” hayata geçirmekle itham etmektedir.

 

·        Bu bağlamda kullanılan kavramlardan biri, biyolojik anlamda reddetmeye dayalı ırkçılık yerine kolektif kimliği hedef alan bir ırkçılık olarak ortaya çıkmaktadır. İttihat ve Terakki dönemi uzmanı birçok tarihçi bu yorumun tamamen yanlış olduğunu ortaya koymuştur. İttihat ve Terakki hiçbir zaman yeknesak bir ideolojiye sahip olmamıştır. Holokostun gerisinde ise yüzyıllara dayalı bir Yahudi düşmanlığı mevcuttur. Osmanlı İmparatorluğunda buna benzer bir Ermeni düşmanlığına hiç rastlanmamıştır.

 

·        Daha önce de belirttiğimiz üzere, Ermeniler Osmanlı toplumu ve bürokrasisine tamamen entegre olmuş bir toplumdur. Hatta İttihat ve Terakki’nin iktidara geliş sürecinde Ermeni gruplarla da işbirliği yaptığı bilinmektedir. İttihat ve Terakki Partisi’nin öncülüğünde oluşturulan hükümetlerde Ermeni asıllı bakanlar görev yapmışlardır.

·        Dolayısıyla, İttihat ve Terakki partisinin birkaç yıl içinde Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk ve Müslüman toplumuna Ermeni düşmanlığını soykırıma vardırma noktasına kadar götürecek bir ideoloji benimsettirmesi de mümkün değildir. Kaldı ki, arşiv çalışmaları bu tür iddiaların tamamen dayanaksız olduğunu ortaya koymaktadır.  

 

·        Osmanlı Devleti, Ermeniler konusunda ileri sürülen katliam iddialarının araştırılması için Birinci Dünya Savaşı’nda taraf olmayan İspanya, Hollanda, Danimarka ve İsveç’e Şubat 1919 tarihinde gönderdiği notalarla ikişer hukukçu gönderilmesini ve bir soruşturma komisyonu kurulmasını talep etmiştir. Ne yazık ki bu girişim, İngiltere’nin müdahalesi ile sonuçsuz kalmış, bu ülkeler temsilci göndermeyi reddederek konunun soruşturulmasını engellemişlerdir.

 

·        Osmanlı Devleti’nin bu girişimi, gerçekleştirmiş olduğu sevk ve iskan işlemlerinde kendisine olan özgüvenin önemli bir göstergesidir. Eğer bu komisyon kurulabilseydi, günümüzde Türk milletine yöneltilen gerçek dışı iddialar o zaman tarihin derinliklerine gömülebilecekti. 

 

·        Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, 1919-1922 yılları arasında Osmanlı resmi görevlilerine karşı yürütülen yasal sürecin bir parçası olarak Ermeni iddiaları araştırılmıştır. 144 üst düzeyli Osmanlı yetkilisi tutuklanmış ve yargılanmak üzere İngiltere tarafından Malta adasına sürgüne gönderilmiştir. Tutuklamalara yol açan bilgiler çoğunlukla yerel Ermeniler ve Ermeni Patrikliği tarafından sağlanmıştır.

 

·        Aydınlardan, sürgüne gönderilenler Malta’da gözaltında tutulurken, başkent İstanbul’da bulunan ve burada mutlak yetkiye ve güce sahip İngiliz işgal kuvvetleri de bu görevliler hakkında suçlamada bulunmak üzere kanıt aramışlar, ancak, Malta’ya sürgüne gönderilen Osmanlı görevlilerinin ve İttihat ve Terakki mensuplarının Osmanlı Hükümeti’nin Ermenilerin öldürülmesi yönünde emir verdiklerini veya teşvik ettiklerini gösteren herhangi bir kanıta rastlanmamıştır. ABD ve Fransa arşivlerinde de bu yönde kanıt bulunamamıştır. Malta’da iki yıl dört ay süren tutukluluk döneminin ardından, sürgünler yargılanmadan serbest bırakılmışlardır.

 

·        Ermenilerce ileri sürülen argümanlardan biri de Birinci Dünya Savaşından sonra İstanbul’da kurulan Divan-ı Harbi Örfi’lerde yargılanan ve suçlu bulunan Osmanlı yetkililerinin durumudur. Ermeniler bu mahkemelerle “soykırım” suçunun sabit bulunduğunu iddia etmektedirler. Oysa bu mahkemelerin baskı altında ve adil yargılama için gerekli asgari koşulların çok dışında karar almış olduğu unutulmamalıdır.

 

Konunun Hukuki Boyutu      

 

·        Soykırım suçunun tanımı, 1948 tarihli “BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”nde yapılmıştır. Sözleşmenin 2. maddesine göre, “soykırım” suçunun temel öğesini, belli bir grubun tamamını veya bir bölümünü sırf o grup olduğu için yok etmeye yönelik “niyet” oluşturmaktadır.

 

·         Ermeni iddiaları, BM Soykırım Sözleşmesinin suçun ispatına yönelik asgari standartlarını karşılamaktan uzaktır. Soykırım iddiasında bulunan çevreler, uzun yıllardır süren ısrarlı çabalarına rağmen, Osmanlıların Ermenileri yoketme niyetini gösteren tek bir kanıt bile bulmayı başaramamıştır.

·        Aksine, Osmanlı Hükümeti’nin yerel makamlara, tehcir edilen Ermenilerin korunması talimatını içeren birçok belge mevcuttur. Ermeni militanlar, Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan devleti kurmak amacıyla kendi hükümetlerine karşı silahlanmışlardır. Tehcire tabi tutulanlar, ırkları, etnik kökenleri veya dinlerinden dolayı değil, silahlı faaliyetleri ve savaş sırasındaki güvenlik kaygıları nedeniyle tehcire tabi tutulmuşlardır.

 

·        Uluslararası hukuka göre, sadece yetkili mahkeme soykırım suçunun işlenip işlenmediğine karar verebilir. Bu mahkeme, topraklarında soykırım yapıldığı iddia edilen devletin mahkemesi veya 1948 Sözleşmesine taraf ülkelerin, yetkisini kabul ettikleri bir uluslararası ceza mahkemesi olabilir.

 

·        1948 Sözleşmesi’nin 9’uncu maddesi Sözleşmeye taraf devletlerin arasında Sözleşmenin yorumlanması ve uygulanmasından doğacak uyuşmazlıkların çözüm mercii olarak da Uluslararası Adalet Divanı’nı göstermektedir. Dolayısıyla, yetkili bir mahkemenin kararının olmaması durumunda, soykırım suçunun “hukuki” olarak varlığı kabul edilemez ve soykırım iddiası yasal zeminde savunulamaz, ileri sürülemez. Bu bağlamda, hakkında böyle bir uluslararası mahkeme kararı bulunmayan Ermeni soykırımı asılsız bir iddiadan ibarettir.

 

·        Bu bağlamda, parlamentolar da dahil olmak üzere yetkisiz kurumların soykırım kararları almaları ve Ermeni iddialarına karşı çıkmanın yasaklanması şeklinde mevzuat oluşturmaları sayısız ihtilaflara yol açacaktır. Ayrıca, bu tür yaklaşımlar soykırım kavramının istismar edilmesine, tanımının genişletilmesine neden olmasının yanısıra ifade ve bilimsel araştırma özgürlüğünü kısıtlama tehdidi içermektedir.